Monday, September 15, 2008

YALNIZ VE DÜRÜST BiR FiKiR iSÇiSi: CEMiL MERiÇ


Turgut BAGRIAÇIK

Yalnızdı ve sürekli okuyordu. Yaşının küçüklüğüne bakmaksızın, yaşıtları sokakta oyun oynamanın tadını çıkarırken, o daima okuyordu. Okuduğu kitaplarda ilginç bilgilerle karşılaştığında o kadar heyecanlanırdı ki bunu arkadaşlarıyla paylaşmak için can atardı. Elindeki kitabı havada sallayarak sokağa çıkar ve arkadaşlarına seslenirdi soluk soluğa :

-Bak Şevket, Eflâtun ne türlü bir devlet hayal etmiş. Gel seninle onun La Republique unvanlı eserini okuyup tartışalım.

Şevket�in yanıtı şu olurdu:

-Kalk Hüseyin Cemil, çarşıya inelim, bir tur atalım.

Arkadaşından beklemediği bu yanıtı alan Hüseyin Cemil kırgın ama ümidini de yitirmeden diğer arkadaşı Fuat�ın yanına koşar:

-Geçen gün Bergson�da çok hoşuma giden bir fikre tesadüf ettim: İntuition (sezgi) ... Bunun açıklamasını yapalım...

Hüseyin Cemil�in heyecanına bir anlam veremeyen Fuat bütün vurdumduymazlığıyla ve alaycılığıyla arkadaşını şöyle bir süzdükten sonra:

-Bergson dediğin, bizim köşedeki kasap mı?... der. Arkadaşlarının bu ve benzeri davranışları Hüseyin Cemil�i büsbütün �yalnızlığa� iterdi.

12 Aralık 1916 tarihinde Hatay�ın Reyhanlı kazasında doğan bu �yalnız� ve bir ömür boyu yalnız kalacak olan çocuk Cemil Meriç iyi bir öğrenim görür. Reyhanlı�da Rüştiye Mektebi (ilköğretim)�ni bitirdikten sonra Antakya�da Antakya Sultanisi (lise)�ne devam eder. Bir ara İstanbul�a giderek Pertavniyal Lisesi�nde okur.

Tekrar Antakya�ya dönen Cemil Meriç bir süre öğretmenlik yapar. Okuduğu okullarda iyi Fransızca öğrenir. İleriki yaşlarında Fransızca�dan yapacağı tercümeler hep bu dönemde öğrendiklerinin mahsulüdür. Özellikle lise hayatı ünlü Fransız romanlarını okumakla geçmiştir. Balzac�ı, Rousseau�yu, Hugo�yu Fransızca orijinallerinden okuyan Cemil Meriç âdeta bu eserleri ezberler. İstanbul Işık ve Elazığ Lisesi�nde Fransızca öğretmenliği; İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi�nde Fransızca okutmanlığı yapar.

1954 yılında ileri derecede rahatsızlık çektiği gözlerini kaybeder. Görmeyi çok istediği Paris�e kaderin cilvesine bakın ki tedavi için gider. Ama ne Paris�i görebilir ne de tedavi olabilir. Görme hayalleriyle yanıp tutuştuğu Paris onun zihninde bir saplantı hâlini alır:

�Ben görmedim Paris�i... Paris evde yoktu... Ben rüyada gördüm Paris�i, gülümsedi ve kayboldu. Neden beni aramak için buralara kadar geldin, diye sitem etti bakışları. Promete Kaf dağına zincirlenmiş, ben hastaneye zincirliydim. Paris�te hastaneye zincirli olmak. Hastaneye ve karanlığa.�

Artık dış dünyayla da ilişkisini keserek tamamen kendi �iç�ine döner. Çocukluktan itibaren yalnızlığa alışmış olan Cemil Meriç�in tek dostu vardır: Kitaplar.

Yalnızlığını gideren bu vefalı dostları onun hep yanı başında olmuştur:

�12 Aralıkta doğan çocuk itilmiş kakılmış, düşman bir dünyada dostsuz büyümüş. Daima başka, daima yabancı... Hasta bir düşman çevrede ister istemez kitaplara kaçıyorum. Yani düşünceye ve edebiyata hür bir tercih sonunda yönelmiyorum. Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım.� diyerek koca dünyada yalnız kalmanın ıstırabını derinden hissetmiştir. Bu yalnızlık ileriki hayatında Cemil Meriç�in bütün dünyasını şekillendiren bir mesele hâlini alacaktır: Yabancı, yabancılık, yabancılaşma. Bu kavramlar yalnız Cemil Meriç�in değil, Türk aydınının da bir türlü içinden çıkamadığı meselelerdir. Cemil Meriç de Türk aydınının kendi toplumuna bu kadar yabancılaşmasını eserlerinde ele alarak bu konu üzerinde kafa yorar.

Cemil Meriç�in doğduğu ve yaşadığı kent, o dönem açısından kendi üzerinde hayatı boyunca hiç atamayacağı izler bırakır. Dünyayı algılamada ve yaşama bakışta onu farklı kılan nedenlerin başında, yetiştiği çevrenin dinî ve etnik yapısındaki farklılık gelir. Bu etnik ve dinî farklılıklar ortamında yetişmenin çocukluktan itibaren yabancı ve öteki kalmanın onun zihninin işleyişinde önemli etkileri olmuştur. Herkes gibi değil, kendi gibi düşünmeyi başarabilmiş olması çocukluğunu geçirdiği şehrin kültürel dokusunun çeşitliliğinden kaynaklanır. Bu durumu şu sözlerle ifade eder:

�...çok karışık bir kentte büyüdüm ben. O bir avantaja dönüştü, dezavantaja da dönüşebilirdi.�

Yazımızın giriş kısmında Cemil Meriç�in çocukluğunda yaşadığı bir hatırayı aktarmıştık. Onun kitaba ne kadar düşkün olduğunu ve içe kapanık kalmasında kitabın ne denli etkili olduğunu ortaya koyması açısından bu hatıra çok çarpıcıdır. Bu durum kişiliğinin şekillenmesinde önemli etkilere yol açar:

�Ben yalnızım... Kasabanın çocukları hep korkunç. Bol bol dayak yiyor, hep hakarete uğruyorum. Şikâyet edeceğim kimse yok. Okul bahçesinde çocuklar oynuyor... Ben yine yalnızım ve yabancıyım. Dilim başka ve gözlüklerim var... Kendimden utanıyorum.� diyecek kadar açık sözlü ve kendisiyle barışık. Cemil Meriç�in küçük yaşlarda arkadaşlarından dayak yemesi ve utanması ileriki dönemlerinde karşılaşacağı sorunların âdeta habercisi gibidir. Çocukluğunda yaşadığı bu sıkıntılar onun ileriki hayatında hep tatlı bir hatıra olarak kalır. Kendisi itilmiştir ve yalnız bırakılmıştır. Ama �o� içinden çıktığı toplumu düşünceleriyle buluşturarak bu yalnız bırakılmışlığa cevap verir âdeta.

Cemil Meriç Türk aydını içinde kendine has bir yerde durur. Batı kültür ve medeniyetini ne kadar yakından tanımışsa doğu medeniyetini de bir o kadar tanır. Doğu ile batı medeniyetlerinin âdeta buluşturucusudur. Türk toplumunun Tanzimat�tan sonra yaşadığı değişimi ve batıya yöneliş hareketini kendine göre okur. Tanzimat sonrası Türk aydınının yaşadığı Doğu-Batı eksenindeki sıkışmışlık hâline kendine göre öneriler sunar, çözüm yolları arar. Cemil Meriç�i belki de kendine has bir çizgide tutan Doğu-Batı eksenindeki fikirleridir. Tek kutuplu medeniyet anlayışı yerine her ikisini de buluşturan bir anlayışın temsilcisi olarak görür kendini.

Cemil Meriç köklerini ısrarla coğrafyada, medeniyette ve edebiyatta arar. Türk kültür hayatının tarihî gelişimine dikkatleri çeken Cemil Meriç, toplumsal kimliğimizin kökleri üzerinde uzun uzun durur. Anadolu�nun batı ile doğu arasında bir köprü vazifesi gördüğünü dile getirir. Çocukluğundan itibaren batılı yazarların eserlerini okuyan Cemil Meriç, bir tarafımızla bağlı olduğumuz doğu kültürünün kaynaklarıyla ileriki yaşlarında tanışır. O doğuyu Hint�te arar. Hint felsefesine karşı ilgisini dile getirir yazılarında. �Işık doğudan yükselir.� diyerek doğu klâsiklerini ezberlercesine okur.

13 Haziran 1987�de İstanbul�da ölen Cemil Meriç, tüm hayatı boyunca Türk edebiyatı ve fikir dünyasının �devamlı araştıran, sık sık sözlüklere, ansiklopedilere, kitaplara başvuran, notlar alan, özetler çıkaran böylece biriken malzemeyi fişleyen, dosyalayan, fazla titiz, fazla çalışkan, fazla dürüst bir fikir işçisidir.�

KAYNAKLAR:

Mustafa Armağan, �Cemil Meriç�i Anlamak İçin Bir Ön Deneme�, Doğu-Batı, Mayıs-Haziran-Temmuz 2000, s.11.

Mehmet Çınarlı, Sanatçı Dostlarım, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1979.

İhsan Işık, Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi, Elvan Yay., (2. bas.), Ankara 2002.

Cemil Meriç Kırk Ambar, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1980.

�������- , Bu Ülke, İletişim Yay., (5. bas.), İstanbul 1985.

�������- , Jurnal - I, İletişim Yay., (5. bas.), İstanbul 1993.

Ergün Meriç- Ayşe Çavdar, Cemil Meriç ve Bu Ülkenin Çocukları (Edisyon), İz Yayıncılık, İstanbul 1998.

Saturday, June 21, 2008

Nurcularla sosyalistleri birleştirmek isteyen bir fikir arkeoloğu: Cemil Meriç

Soner YALÇIN
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cemil Meriç’i anma gecesine katılıp "Yeri doldu-rulamaz bir yazar" diyor ve son günlerde konuşmalarında hep Cemil Meriç’ten alıntılar yapıyor.
Milli Eğitim Bakanlığı, Cemil Meriç’in adını okullara veriyor. AKP belediyeleri adına kültür mer-kezleri açıyor. Tüm bu güzel icraatlar gerçekleştirilirken bir gerçek sanki unutturulmak isteniyor: Cemil Meriç sosyalistti! Düşüncesi solda, duyguları sağda olan bir düşün adamının sıradışı yaşamı.YIL 1954.Bir bahar akşamı.Cemil Meriç, eşi Fevziye Hanım’la birlikte, akrabası Ahmet Çipe’nin konuğuydu. Sohbetler yapıldı, yemekler yendi, çaylar içildi. Gece yarısına doğru izin isteyip kalktı.Cemil Meriç’in gözlerinin 12.5 miyopisi ve kuvvetli hipermetropisi vardı. Merdivenlerden inerken son eşiği göremeyen Cemil Meriç düştü. Bir şeyi yoktu. Ev sahibiyle vedalaşıp sokağa çıktılar. Yolda yürürken Cemil Meriç, eşinin kulağına yaklaşıp şöyle söyledi: "Fevziye, elektrikler mi kesik, hiç bir şey göremiyorum."Cemil Meriç 38 yaşındaydı ve gözleri artık hiç göremeyecekti."Görmek, yaşamaktır. Vuslattır görmek. Her bakış dış dünyaya atılan bir kementtir. Bir kucaklayıştır, bir busedir her bakış..." Fransız mandası altında Tarih 12 Aralık 1916.Yer Reyhanlı-Hatay.Mahkeme Reisi Mahmut Niyazi ile Zeynep Ziynet’in üçüncü bebekleri dünyaya geldi: Hüseyin Cemil.Ailesi aslen Meriç Nehri’nin hemen öteki yakasındaki Dimetokalıydı. Balkan Savaşı’ndan sonra Hatay’a yerleşmişlerdi. Savaş, Reyhanlı’da da aileyi rahat bırakmadı. Fransız mandası altında bir yaşam sürdüler. Fransız kültürüne dayalı bir ilk-orta öğrenimi gördü.Babasının her akşam çocuklarına kitap okuması yaşamının amacı oldu. Hep okudu. Lise yıllarında ilk makalesi, Yenigün Gazetesi’nde yayımlandı; yıl 1933’tü. Hatay’ın anavatana katılması mücadelesinin verildiği dönemde hızlı bir Türkçü oldu. Milliyetçilik, bazı öğretmenleriyle arasını açtı.1934’te soyadı kanunu çıkınca, ideolojik kimliğine uygun bir soyadı seçti: Cemil Şaman!Öğretmenleriyle kavgası sonucu liseden mezun edilmeyeceğini anlayıp İstanbul’a gitti; Pertevniyal Lisesi’ne kayıt yaptırdı. Aynı yıllar sosyalizme de merak saldı. Önce F. Engels’in "Anti-Duhring"ini okudu. Ardından K. Marx’ın "Kapital"inin ilk cildini bulup anlamaya çalıştı.İstanbul’da sosyalist çevrelerle tanıştı. J. Stalin’in "Pratik ve Teorik" kitabını Fransızcadan çevirdi.Tanıştığı Názım Hikmet’in kendisine, heyecanlarını bırakıp hayata iyi hazırlanmasını tavsiye etmesiyle hayal kırıklığına uğradı. Tekrar Hatay’a döndü. Köy öğretmenliği ve devlet memurluğu yaptı.1939 yılında, Hatay’da sosyalist bir devlet kurma iddiasıyla tutuklandı. İdamla yargılandı. Mahkemede Marksist olduğunu saklamaması herkesi hayretler içinde bıraktı. 3.5 aylık yargılama sonucunda beraat etti. Cezaevinden çıktığında bir gerçekle yüzleşti; tüm dostları selamı sabahı kesti.Bu duruma çok içerledi; dostlarının inadına soyadını değiştirdi: Cemil Yılmaz!Ve tekrar İstanbul’un yolunu tuttu.Yabancı Diller Okulu’na bursla yazıldı. Okulda solcu arkadaşlarıyla birlikteydi hep. Elit, Nisvaz gibi dönemin sanatçılarının gittiği kahvelere devam etti. "İnsan" dergisine edebiyattaki ilk aşkı Balzac ile ilgili makale yazdı; kitaplarını tercüme etti.İlk aşkı bir fahişeydiİlk aşkı Lübnanlı bir fahişeydi; Linda.İkinci büyük aşkını İstanbul’da buldu; sınıf arkadaşı Reyagan. Karşılık bulamadı. Arkadaşı Kerim Sadi’nin önerisiyle coğrafya öğretmeni Fevziye Menteşoğlu’yla tanıştı. "İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım; bunları bilerek benimle evlenir misin?" 19 Mart 1942’de evlendiler.Fevziye Hanım’ın hali vakti yerindeydi; pansiyoner olmaktan kurtuldu; yeni bir hayata başladı. O artık Cemil Meriç’ti...II. Dünya Savaşı yılları...Cemil-Fevziye Meriç çifti Elazığ’a tayin oldu.Gözlerindeki bozukluk nedeniyle askerlikten muaf tutuldu.Yazmayı Elazığ’da da sürdürdü. "Yurt ve Dünya", "Yücel", "Amaç" gibi dergilere tercümeler, edebi değerlendirmeler yaptı.İlk iki çocukları Elazığ’da dünyaya geldi, ancak yaşamadılar. Fevziye Hanım yine hamileydi; İstanbul’a tayin istedi. Gerçekleşmeyince istifa etti.Aynı günlerde üç "doğum" meydana geldi: 1 Nisan 1945’te oğlu Mahmut Ali ve Balzac’tan iki çeviri kitap; "Otuzundaki Kadın" ve "Onüçlerin Romanı" doğdu.Bir yıl sonra kızı Ümit dünyaya geldi. Aynı yıl Balzac’tan "Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti"nin tercümesini bitirdi. Sadece tercümeler yapmadı; "Yirminci Asır" dergisine makaleler yazdı. Gözlerindeki rahatsızlığa inat, ne bulursa okudu; okuma notlarından dosyama-fişleme yaptı.Öğretmenliğe geri döndü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne Fransızca okutman ve Işık Lisesi’ne Fransızca öğretmen oldu. Çocukları da hemen yanıbaşındaki Şişli Terakki’de okuyordu. Mutluluğu uzun sürmedi.1954 yılında gözlerini kaybetti. Aynı yıl yaz ayları boyunca Cerrahpaşa Hastanesi’nde yattı. Başarısız ameliyatlar geçirdi. Bir gözünde retina tabakası çatlamıştı. Diğerine ise katarakt inmişti. Paris’te Quinze-Vingts Hastanesi’nde de ameliyatlar oldu. Sonuç olumsuzdu.7 Temmuz 1955’te Yeşilköy Havaalanı’na indiğinde biliyordu ki, kendini yeni bir hayat bekliyordu.’Marx ile Said-i Nursi arasında fark yoktur’CEMİL Meriç artık göremeyeceğini biliyordu. Bu karanlık hayatı sürdüreceğinden emin değildi. İntiharı düşündü.Ve bir gün...Eşi Fevziye, çocukları Mahmut Ali ve Ümit ile birlikte Üsküdar’a hava almaya çıktılar. Cemil Meriç eşine, Yeni Valide Camii’nin avlusuna girmek istediğini söyledi. Fevziye Hanım çocuklarına, "Siz oynayın biraz" dedi ve eşini caminin avlusuna götürdü. Avluda eşi kolunda aşağı yukarı gidip gelen Cemil Meriç hıçkırıklarını tutamadı ve sarsıla sarsıla ağladı. Bu dramatik olaydan sonra Üsküdar’daki Fethi Paşa Korusu’ndaki evlerinde yeni hayat başladı. Fevziye Hanım okudu, Cemil Meriç çevirisini söyledi. İlk çevirdikleri Victor Hugo’nun "Hernani"si oldu.Okuma görevini bazen öğrencileri, bazen çocukları yaptı. Öğrencileri arasında Server Tanilli ve Yaşar Nuri Öztürk gibi isimler vardı.Solun sağa hediyesi1960’lı yıllarda Cemil Meriç, Hind edebiyatına merak saldı; bu onun Doğu’yu keşfetmesini sağladı. Aynı yıllarda Antakya’da İngilizce öğretmenliği yapan Lamia Çataloğlu’yla aralarında mektupla başlayan platonik bir aşk doğdu.Sadece mektup yazmadı kuşkusuz. "Dönem", "Çağrı", "Hisar" adlı dergilere de makaleler yazdı. 1967 yılında, "Saint-Simon İlk Sosyolog, İlk Sosyalist" adlı kitabını çıkardı. Bunu, "Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon" adlı eseri takip etti.Ne yazık ki bu kitapları Türkiye solu tartışmadı bile; yok saydı.Görülmemek, fark edilmemek Cemil Meriç’i kırdı, öfkelendirdi. Sadece birkaç yakın dostu vardı solcu. Bunlardan biri de 1971’de Nurhak Dağları’ndan öldürülen Sinan Cemgil’in anne-babası; Nazife-Adnan Cemgil’di.Adnan Cemgil, yeni kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne katılmasını teklif etti."Girmem, çünkü benim yerim kütüphane. Ben ışık arayan, aydınlanmak, aydınlatmak isteyen bir insanım. Politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum."Yaşadığı toprakların kültürüne sahip çıkan, Batı’nın tabularını yıkmayı uğraş edinen Cemil Meriç’i solun efendileri kabul etmedi ve onu, "altın tepsi" içinde sağcılara sundular. Güya, "Pınar", "Köprü", "Gerçek" gibi sağcı dergilerde yazmasına muhaliftiler! Asıl kızdıkları, Türk aydınına yönelik halktan koptuğu tespitleriydi. Sağa gitmeye mecbur edildi Cemil Meriç: "Sol diyalogdan kaçıyor, küskün: (Sağcı) Ötüken’ın bastığı kitap okunmazmış. Peki, siz basın. Cevap yok. Bu çemberi kırmak mümkün değil. Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor. İhanet etmişiz, Neye ve kime?"Sağ basın Cemil Meriç’e çok ilgi/hürmet gösterdi. Fakat gazetecilik refleksiyle Cemil Meriç’e sürekli sosyalizmden döndüğünü söyletmeye çalıştı. Hep direndi. "Sosyalizmi; içtimai haksızlıkların sona ermesi, liyakatin yerini bulması, acı çekenlerin gözyaşlarını dindirmek suretinde anlarsak sosyalistim."1970’li yıllarda çıkardığı, "Bu Ülke", "Ümrandan Uygarlığa", "Mağaradakiler", "Bir Dünyanın Eşiğinde" adlı kitaplarını genellikle sağcı gençler okudu. Milli Kültür Vakfı’nın ödüllerini kazandı.Hep sosyalist kaldıBuna rağmen, "sosyalizm" kelimesinden korkanları yobaz olarak niteledi: "Yobazlık kelimelerden korkmaktır. Sosyalizm, insanın insanı istismar etmemesi, emeğin değerlendirilmesi, emeğin eserine göre mükáfatlandırılmasıdır. Elbette kendimize has sosyalizm olacak. Milli hasletlerimizle çelişmeyen bir düzen. En kötü şey riyakárlıktır. Sosyalizm ıstırabın çığlığıdır."Cemil Meriç sağa "kendi Marx"ını öğretmek istedi hep:"Marx, vatan-millet realitesini inkár etmez; ’İşçi sınıfının vatanı yoktur’ der sadece. Nasıl sermaye milletlerarası ise emek de milletlerarasıdır der.Marx, ’Din afyondur’ derken Katolik kilisesini kasteder. Hakikaten Katolik kilisesi tam bir afyondur.Burjuvazi akılla kiliseyi devirdi. Fakat sonra karşısına işçi sınıfı çıkınca hemen müdafaaya geçip dine sarıldı ve orta çağ karanlığına döndüVe ister istemez milli komünizm doğacaktır."Kitaplarını, makalelerini kim yayımlayacaksa, ayrım gözetmeksizin, sağ-sol demeden onlara verdi. Çünkü o kimseye göre yazmamıştı; bu nedenledir ki, Komünizmle Mücadele Derneği’nin dergisinde Názım Hikmet’e övgüler düzmekten geri durmadı. Yaşamı boyunca Kemal Tahir’le, Attila İlhan’la düşünce yoldaşlığı yaptı. Bülent Ecevit’e okuması için Marx’ın "Kapital"ini gönderdi.İslam’da şeyh yokturTarikatlar-cemaatler de Cemil Meriç’in ilgi alanıydı:"Said-i Nursi’nin bir hutbesi var, çok enteresan: Yanlış anlaşılır diye korkuyorum. Adam sosyalizme açık. Nurcular ve sosyalistler birbirini tanımalıdırlar. Türkiye’nin kurtuluşu buna bağlı. Ben şimdi bunu yapmaya çalışıyorum. Fakat bu fert işi değil. Nurcular sosyalistleri, sosyalistler de Nurcuları okumuyor. Zaten sağ kendi dışında hiçbir şey okumuyor; çok garip bir hál bu."(Ara not: Yeni Asyacı Mehmet Kutlular ile Aydınlıkçı Doğu Perinçek ittifak yapabilir mi? Gerçi sol liberallerle Fethullah Gülen cemaati birleşti bile!)Cemil Meriç’e göre, insan olarak hataları olmakla birlikte, Marx ile Said-i Nursi arasında hiçbir fark yoktu."Nurculuk bir tepkidir. Kısır ve yapma bir üniversiteye karşı medresenin, küfre karşı imanın, Batı’ya karşı Doğu’nun isyanı. Her risale bir çığlık. Said-i Nursi bir kavga adamı." Ancak diğer yandan, "Mutlak hakikati hiç kimse bütünüyle kucaklayamaz" diyen Cemil Meriç, "Said-i Nursi 1930’larda haklıydı ama artık günümüzde değil" diyecek kadar da gerçekçiydi. Said-i Nursi’ye "şeyh" diyenlere de kızgındı: "Hazreti Peygamber bu alim, bu arif diye ayrım yapmış mı? Şeyhlik var mı İslam’da?"Nurettin Topçu ve Hareket Dergisi gibi onun da baş davası ahlaktı.Psikolojisi çok bozulduCemil Meriç 1980’li yıllarda da yazmaya devam etti: "Kırk Ambar", "Bir Facianın Hikáyesi", "Işık Doğudan Gelir" vs.12 Eylül 1980 askeri darbesiyle fikri bunalım yaşayan milliyetçi-muhafazakár çevreler, Cemil Meriç’in yıldızını çok parlattı. Kitapları elden ele dolaştı. Bu çevrelere göre, Batı kültüründen arınıp Müslüman-Türk özüne geri dönüş yapan kazanılmış bir aydındı o! Kimse sosyalist kimliği hatırlamak istemiyordu!1983 yılında eşi Fevziye Hanım’ı kaybetti. Bir yıl sonra beyin kanaması geçirdi ve sol tarafına felç geldi. Bu zor günlerinde platonik aşkı Lamia Çataloğlu, haftada iki kez koltuğunun altındaki Cumhuriyet Gazetesi’yle gelip Cemil Meriç’e sevdiği bulgurlu yemekleri yaptı.Ancak gün geçtikçe psikolojisi bozuldu; kimsenin anlayamadığı sözcükler söylüyordu. Bazen "Allah Allah Allah" ya da "Muhammed sevgilim" diye bağırdığı oluyordu. Ruh sağlığı bozulmuştu. Nörolojik bir tedavi uygulamasına geçildi. Çare olmadı. 13 Haziran 1987 günü gece yarısı vefat etti. Karacaahmet’te eşi Fevziye Hanım’ın yanına defnedildi.Cemil Meriç hakkında çok çeşitli ve birbiriyle zıt tanımlamalar yapılsa da, her çevrenin üzerinde hemfikir olacağı bir gerçek vardı:O, bu ülkenin vicdanıydı...Ve sanıyorum Türk solunun Cemil Meriç’e bir özür borcu vardır.

Thursday, March 6, 2008

İzzet Tanju: "Jurnal'i yazması için Cemil Meriç'i ben ikna ettim"

Sene 1951... Vefa Lisesi son sınıfta Fransızca öğretmeni Muzaffer Esen
sayesinde sevdiği Fransız şair Baudelaire'den en beğendiği kitabı
Kötülük Çiçekleri'ni okumaktaydı, Beyazıt Kütüphanesi'nde. Yıllar
sonra Odalar ve Borsalar Birliği başkanı olacak arkadaşı Fuat
Miras'tan, Paris'e gittiğinde rica etmişti bu kitabı getirmesini.

O esnada, elinde Fransız şairin kitabını gören bir yabancı yaklaştı ve
ağzından, "Fransız edebiyatına meraklısınız galiba." sözleri döküldü.
Ekledi: "Bizim bir okutman var, Cemil Meriç. Siz de gelseniz ya!"
İstanbul Hukuk Fakültesi'nde okuyordu ve bunun için Edebiyat
Fakültesi'ne gitmesi gerekecekti. Önemsemedi... 1952'nin 2.
sömestresinde aynı yabancıyla tekrar karşılaştı. Dünmüşçesine yaptığı
daveti unutmadığını hatırlattı: "Gelmediniz." Bu sefer kaçış yoktu...
Cemil Hoca'nın dersini dinlemek üzere sıradaki yerini almıştı. Önce
önemsemedi; ama onun Fransızcaya hakimiyetini görünce kayıtsız
kalamadı. Meriç, ders yılı sonunda talebelerini Çengelköy'deki evine
çağırmayı âdet haline getirmişti. Öğrencileri arasında bulunan Ali
Özgüven, onu da çağırdı. Bahçede oynayan Ümit'in (Meriç) "Baba talebe
geliyor." diye haber verdiği öğrenci grubuna artık o da dahildi.
İzzet Tanju, yakın bir zaman sonra gözlerini kaybedecek ve ışığı
alındıktan sonra "Nemesis neyimi kıskandın?" sorusunu soracak Cemil
Meriç'in okuyan gözü olur, çok geçmeden. Tıpkı Berke Vardar, Server
Tanilli, Ali Özgüven ve ilerleyen yıllarda ortaya çıkan Bülent
Tahiroğlu gibi... Cemil Meriç; "İzzet Tanju olmasaydı, Hint Edebiyatı
ve Jurnal yazılamazdı." der. Gerçekten de Hint Edebiyatı'nın
yazılmasında aktif rolü İzzet Tanju üstlenir. Ama Mağaradakiler'de
kısmen müdahil olan İzzet Tanju; Kırk Ambar'ın yazım sürecinde esere
adını verecek kadar yakınındadır Meriç'in: "Kitabı bitirdik. 'Adı ne
olacak?' dedi, ben de gırgırına 'Ya bu Kırk Ambar'a benzedi. Ne
ararsan bulunur, derde devadan gayrı.' deyince, adı öyle olsun istedi.
Gırgırına çıkmış bir laftı."

Cemil Meriç'e Hint Edebiyatı'nı yazdıran Bülent Ecevit'tir!
32 sene boyunca Cemil Meriç'in yanından ayrılmayacak İzzet Tanju,
1958-64 arasında Hint edebiyatı yazılırken her gün, erken saatlerden
itibaren beraberdir hocasıyla. Ancak yola çıkış amaçları en başta çok
farklıdır: "Cemil Bey'in Hint'e merakı Bülent Ecevit'ten gelir. Cemil
Bey gözlerini kaybettikten sonra bir dünya edebiyatı tarihi yazmaya
kalktı. Bir ara tanıdıklarından Sabih Şevket, çevirisini yapsın diye
"İnsan Değiştirilebilir mi?" diye bir kitap getirdi. Aslında, ona
kitabı Hasan Âli Yücel tercüme et diye vermiş. Ona zor gelmiş... Cemil
Meriç, tercümeyi yapınca, Hasan Âli Yücel'e haber verdik." Tokatlıyan
Han'da buluşma gerçekleşir. Yücel, bir ismi övmektedir Cemil Meriç'e:
'Sanskritçe biliyor, Tagore tercüme ediyor.' Bahsettiği, Bülent
Ecevit'ten başkası değildir. Ancak Ecevit, kitabı İngilizceden
çevirmiştir ve Sanskritçe bilmemektedir. Konuşmanın sonunda Hasan Âli
Yücel, dayanamaz, Cemil Meriç'e teklifte bulunur: "Sen dünya
edebiyatına eğileceğine, Hint üzerine eğilsene." Yücel, İş Bankası'nın
kültür müşaviri olduğu için, kitabı basacağının sözünü de verir. Bunun
üzerine Meriç, her şeyi yüzüstü bırakıp Hint Edebiyatı'na dalar.

"Ben Hint Edebiyatı'nda baştan sona bulundum. Öyle sayfalar vardı ki,
28 defa makineye kâğıt koyduğumu hatırlıyorum. Çok titizdi,
beğenmediği bir şey olduğunda kâğıdı baştan takardı." diyen İzzet
Tanju, en az Cemil Meriç kadar çok istemektedir, kitabın bitmesini.
"Ancak Hint'i yazmaya devam ederken, bir kusurum oldu. Ona Jurnal'i de
yazdırdım. Bu onun değil, benim fikrimdi." Nurullah Ataç'ın tarzından
etkilenen Tanju, Cemil Meriç'i düşünsel anlamda rahatlatmak ve bunun
sonucunda ortaya çıkacakları yazıya almak konusunda harekete geçirir:
"Başta Jurnal'i yazmak istemedi. Ama Fransa'dan döndükten sonra tekrar
söyledim yazalım diye. 'Beni kimse Türkçe okumaz.' deyip Fransızca
yazmaya başladı; kısa bir süre sonra Türkçeye döndü. Ben, Nurullah
Ataç'tan hareketle adı 'Günce' olsun istedim; o 'Jurnal kalsın.' dedi.
Şiddetli kavga ettik ve Jurnal kaldı."
Dünyada iki kişi tarafından yazılmış, tek kişilik Jurnal'in sadece
Cemil Meriç'e ait olduğunu söylüyor İzzet Tanju. "Duyguları günü
gününe, sıcağı sıcağına yazmak: Jurnal bu işte. Cemil Meriç'in bu
hareketi Türk edebiyatında başarılı olmuştur." sözlerinin ardından
diğer Jurnal denemelerinin başarısızlığından dem vuruyor. Bu rahatlık,
Cemil Meriç'i rahatsız etmiş olmalı ki, Tanju, kitabın basılmayacağı
sözünü vermiş hocasına, beyaz bir yalanla: "Yoksa yazmayacaktı."
________________________________________

74 yaşında geçirdiği felce rağmen ayağa kalkmayı başardı

İzzet Tanju, 19 yaşındaki bir öğrenci için Cemil Meriç kütüphanesinin
içine dalmanın bir şans olduğunu düşünüyor bugün. "O kitaba, bu kitaba
saldırıyordum. Dinlenmek için bile sohbet etmezdik birbirimizle."
derken, hocasıyla arasında bir mesafe olduğunu itiraf ediyor.
Çevresinde onun için "Kendisini Cemil Meriç'e adadı." yorumları
yapılsa da, bunu kabul etmiyor: "Ama bazı amaçlardan uzaklaştırmış
olabilir. Ben asistanlık bağlantılarını kuramadım. Cemil Bey,
kendisine yardımcı olan Ali Özgüven'in, Server Tanilli'nin doktora
tezlerini buldu ve yazdırttı. Berke Vardar'ın doçentlik tezine dolaylı
katkı sağladı. Ben edebiyata ve felsefeye meraklıydım, onun için
akademik kariyer yapamadım."

İzzet Tanju şimdi 75 yaşında. Geçtiğimiz yıl geçirdiği felç nedeniyle
çalıştığı tercüme bürosundan ayrılarak, evinde dinlenmeye çekilmiş.
Cemil Meriç öldükten sonra, arkadaşlarıyla bağının da koptuğunu
söylüyor. Ama en çok telefonunu kaybettiği, "Hayatını Cemil Meriç'e
adayan ben değilim, odur." yorumunu yaptığı Ali Özgüven'e ulaşmak
istiyor. Hastalığı öncesinde başladığı Dostoyevski ve Batı Karşısında
Milli Düşünce adlı iki kitabı, hastalıktan sonra bozulan gözlerine
rağmen bitirmeyi başarmış. O aynı zamanda İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda
bir döneme imza vuran isim. 1976'dan 1980'e kadar görev yaptığı süre
zarfında Şehir Tiyatroları'nda genel müdürlük yapan Tanju, oyuncuları
sigortalı olmaktan çıkarıp Emekli Sandığı'na taşımış. O sıralar tehdit
alsa da, gelen yüksek emekli ikramiyeleri sayesinde çok dua almış.